Hiç gitmediğiniz bir kenti, bir filmin içinde dolaşıp da sokaklarından geçmiş, merdivenlerinden inmiş, ritmini bedeninizin ritmine uydurmuş gibi içeriden hissettiğiniz oldu mu? Sinema, kenti “gösterir” ancak bununla yetinmez; onu duyulur, dokunulur, yaşanır bir deneyim hâline getirir. Böyleyken perde, bilmediğimiz bir kentin haritasına; kurgu, o haritada iz sürmeye; kamera ise bir tür “kent rehberi”ne dönüşür. Kent, sinemanın doğuşundan bu yana beyazperdede ya konu olmuş ya da anlatının tam kalbine bir “mekân” olarak işlemiştir. Kentsel öğeler, daha Lumière Kardeşler’in ilk görüntülerinde belirir: Kalabalıklar, caddeler, işten çıkan bedenler, ulaşım ağları, kamusal alanın gündeliği… Bu yüzden kent, sinemada bir arka plan olarak kurgulansa da çoğu zaman, aslında hikâyenin temposunu, çatışmasını ve duygusunu kuran etkin bir öznedir.
Bu sempozyum, kentin sinemayla kurduğu çok katmanlı ilişkiyi tartışmaya açıyor. Kent bazen filmin “dekoru” gibi görünür ama pek çok kez anlatının ritmini; karakterlerin hareket imkânlarını, karşılaşmalarını ve duygusal geçişlerini belirleyen aktif bir bileşene dönüşür. Sokaklar, meydanlar, merdivenler, geçitler, duraklar, vitrinler, boş araziler, şantiyeler, apartman koridorları… Sinema, bu parçaları bir araya getirerek kentin gündelik hayatını, hızını, kesintilerini ve çatışmalarını dışarıya açar. Erken dönem sinemadan itibaren kent, kameranın en temel deneme alanlarından biridir. Özellikle Dziga Vertov’un “Kameralı Adam”ı kameranın kente “uyarlanma” biçimini radikal bir şekilde görünür kılar: Kamera, kentin akışına, iş ritimlerine, dolaşıma ve bedenlerin temposuna eklemlenir; kent, hareketin ve bakışın kendisi hâline gelir. Bu çizgi, farklı dönemlerde ve türlerde, kentin sinemada nasıl bir deneyim olarak kurulduğu sorusunu sürekli yeniden üretir: Kent hangi açı(lar)dan görülür? Hangi hızda geçilir? Hangi seslerle duyulur? Hangi rota “doğal”, hangisi “yasaklı” ya da “imkânsız” kılınır?
Bu çerçevede sempozyum; yürümek, beklemek, kaybolmak, karşılaşmak, taşınmak, sığınmak, çalışmak, eğlenmek, âşık olmak, ayrılmak gibi gündelik eylemlerin kentte aldığı biçimlerin sinemada nasıl temsil edildiğini birlikte düşünmeyi öneriyor: Göç ve yer değiştirme deneyimleri kent görüntüsünü nasıl dönüştürür? Kültürel karşılaşmalar, sınıfsal ayrımlar, mahalleler arası geçişler hangi sinemasal dille anlatılır? Ekolojik kriz, altyapı, betonlaşma ya da doğa ve kent gerilimi beyazperdede nasıl bir kent tahayyülü üretir? Ve elbette, kentlerin sunduğu imkânlar kadar sınırlamalar da özellikle kadınlar ve kırılgan gruplar için sinema aracılığıyla nasıl görünür hâle gelir?
Buna ek olarak son dönem Türkiye sinemasında taşra, kentten uzaklaşma ve kenti terk etme temaları etrafında şekillenen anlatılar; mekânsal aidiyet, hareketlilik ve yer değiştirme pratikleri bağlamında sempozyumun tartışma eksenleri arasındadır. Kente yönelme kadar kentten çekilme, geri dönme ya da kentin dışına savrulma hâlleri; “merkez-çeper” ilişkisini, gündelik hayatın ritmini ve imkân rejimlerini yeniden düşündüren anlatı biçimleri olarak ele alınabilir. Benzer şekilde Yeşilçam sinemasının kentle kurduğu ilişkiler; özellikle İstanbul başta olmak üzere kentsel mekânların anlatısal, görsel ve endüstriyel düzeylerde nasıl temsil edildiği sorusu üzerinden, dönemin toplumsal dönüşümleriyle birlikte değerlendirilmeye açıktır. Kent, Yeşilçam’da yalnızca hikâyenin geçtiği yer değil; sınıf atlama fantezilerinden göç ve mahalle kültürüne, modernleşme tahayyüllerinden eğlence endüstrisinin mekânsal örgütlenmesine uzanan geniş bir repertuvarın taşıyıcısı olarak okunabilir.
Ayrıca sempozyum, kenti filmlerin içinde temsil edilen bir “mekân” olmanın da ötesinde, sinemanın bizzat kentte kurulduğu maddi ve toplumsal bir pratik olarak da ele almayı amaçlıyor. Sinema salonlarının, açık hava gösterimlerinin ve bağımsız gösterim mekânlarının kentle kurduğu ilişki; bu mekânların mahalle kültürü, kamusallık ve gündelik karşılaşmalar üzerindeki etkisi; sinema izleme pratiğinin kentsel dolaşım ve aidiyet duygusunu nasıl ürettiği bu başlık altında tartışmaya açılabilir. Benzer biçimde, sinema alanında faaliyet gösteren set çalışanları, teknik ekipler, dağıtım ve gösterim süreçlerinde yer alan aktörler ile festivallerin kentle kurduğu ilişkiler; üretim süreçlerinin kentsel altyapı, çalışma rejimleri ve mekânsal eşitsizliklerle nasıl kesiştiği de sempozyumun ilgi alanındadır. Bugün buna bir de yapay zekâ destekli üretim biçimleri ekleniyor: Kent mekânının AI aracılığıyla yeniden kurulması, “orada olma”nın yerine “görmüş olma”yı ikame ederken kentsel deneyimin somutluğunu ve yerinde tanıklığı zayıflatma riski taşır. Sempozyum, bu dönüşüm meselesini de kentle kurulan ilişkinin siyasal ve kültürel sonuçları olarak tartışmaya açmaktadır.
Dahası, çoğu zaman kentin “arka yüzü” dediğimiz yerlere, gündelik hayatta yanından geçip fark etmediğimiz emek mekânlarına, görünmez rotalara ve ritimlere, kendi yürüyüşlerimizle değil; sinemanın kadrajıyla tanık oluruz. O hâlde bu sempozyum aracılığıyla şu soruları veya türevlerini de birlikte çoğaltmayı teklif ediyoruz:
“Kent Sempozyumları II: Kent ve Sinema”da bu ve benzeri soruların izini süreceğiz. Bildiri özetlerinizi ilgili forma Kent Sempozyumları II: Kent ve Sinema (ulaşmak için tıklayın) son başvuru tarihi olan 15 Mart 2026’ya kadar gönderebilirsiniz. Bilgi ve yaşanabilecek herhangi bir problem hakkında destek almak için komiteye kentsymposium@kent.edu.tr üzerinden ulaşabilirsiniz. Sempozyum, yurtdışından katılan katılımcılar için hibrit formda (hem çevrim içi/online hem fiziksel) yürütülecektir. İstanbul Kent Üniversitesi Kent Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (Kent-AR), Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü ile Yabancı Diller Yüksekokulu (YDYO) ortaklığında düzenlenecek olan sempozyumun dili Türkçe ve İngilizcedir.
Bildirileriniz için bazı başlık önerileri aşağıdadır:
© Yabancı Dil Yüksek Okulu 2025. All Rights Reserved.